Ana Sayfa > Makaleler > Sünnet-i Seniyyenin ehemmiyeti

Sünnet-i Seniyyenin ehemmiyeti

PEYGAMBER VE SÜNNETE OLAN İHTİYAÇ

Cenab-ı Hak insanı mükerrem ve mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır. Fakat bu mükemmelliğine rağmen insan, ilâhî hitaba doğrudan muhatap olacak yapıya sahip değildir. Bu sebeple dünyada insan hayatının başladığı günden beri, Allah-u Teâla insanlar arasından seçtiği “Nebi” veya “Resûl” denilen peygamberleri, kendisiyle kulları arasındaki irtibâtı kurmak ve hitabını açıklamakla görevlendirmiştir.

Her peygamber gibi bizim peygamberimiz Hz.Muhammed (a.s.v) Efendimize iki görev verilmiştir; “tebliğ ve beyan”. Fahr-i Kâinât Hz. Muhammed (a.s.v) Efendimiz son peygamber olmakla beraber ümmetine Allah-u Teâla’nın istediği şekilde yaşamaları için gerekli bilgileri uygulamalı olarak vermiştir. Kur’ân-ı Kerîm bu konuyu şöyle îzâh etmektedir;

“Allah’a ve kıyamet gününe kavuşacağını uman sizler için Allah’ın Resûlünde güzel bir örnek vardır. (1)

“Gerçekten sen doğru yola, Allah’ın yoluna çağırıyorsun” (2)

Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi Kur’ân’dan sonra en ehemmiyetli kaynak sünnettir ve Kur’ân’ın açıklayıcısı olduğu için Kur’ân-ı Kerîm’den sonraki ikinci delildir.

SÜNNET NEDİR?

Sünnet lugatta “yol” demektir. Yalın halde söylendiği zaman “güzel yol” anlamındadır. Terim olarak sünnet; söz, fiil ve takrîrleri ile Hz. Peygamber’in İslâmı yaşayarak yorumlaması demektir. Bu anlamda sünnet, hadisten daha kapsamlıdır. Nitekim Resûlullah’ın “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünneti.” (3) hadis-i şerifi bu konuyu çok iyi anlatmaktadır.

Peygamberimizin bizzat yapmış olduğu işlere fiilî sünnet, dili ile ifâde ettiği mübarek sözlere kavlî sünnet, başkalarından duyduğu veya gördüğü halde yasaklamayıp hoş karşıladığı hareketlere de takriri sünnet denir. Peygamberimizin “namaz kılmasını, abdest alış şeklini” fiilî sünnete, "Selâmı yayınız" şeklindeki emrini kavlî sünnete, gördüğü halde ses çıkarmadığı “teşbih kullanmayı” da takrîrî sünnete misâl olarak verebiliriz. Çünkü Peygamberimizin bâtıl ve İslâmın kabul etmediği şeyler karşısında susması düşünülemez. Fıkıh usulü âlimleri, sünneti şer'î deliller içinde incelerken, fakihler onu farz, vacib, mendub, haram, mekruh gibi şer'î ahkâmın bir çeşidi olarak mütâlâa etmişlerdir.

Evet, Peygamberimizin sünneti, Kur'ân'ın anlattığını te’yid eder, onu izâh eder, herkesin anlayamadığı hükümleri açığa kavuşturur, kısaca anlatılanları ayrıntılarıyla anlatır, sınırsız olanı sınırlandırır. Onda bulunmayan hükümler koyar. Meselâ; Kur'ân'da namaz kılmak ve oruç tutmak emredilmiş; fakat namazın farzlarını, rekâtlarını, vaciplerini, kasdî olarak oruç bozmanın keffâreti gerektireceği gibi hususları sünnet açıklamıştır. Sahurda ne zamana kadar yenilmesinin caiz olduğunu ifâde eden, "Sabah vakti beyaz iplik siyah iplikten ayırdedilinceye kadar yiyin için" (4) âyetinde geçen "beyaz ve siyah iplik" ifâdesinden maksadın, gündüzün beyazlığı ile gecenin karanlığı olduğu hadiste açıklanmıştır. Bir erkeğe hanımının hala ve teyzesini nikâhlamasının haram olduğunu, erkeğin altın kullanmasının, ipek elbise giymesinin haramlığını yine sünnetten öğreniyoruz.

SÜNNETE UYMANIN EHEMMİYETİ

Kur'ân'da pek çok âyet de sünnete uymanın, Peygamberimize (a.s.m.) itaat etmenin farz olduğu anlatılır.

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah'da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (5)

Bu ayetten anlayacağımız mana şudur; eğer Cenâb-ı Hakkın rızasını kazanmak istiyorsak ve ona muhabbet ediyorsak, o halde Habibine tabi olmalıyız ki; Cenâb-ı Hak’da bizi sevsin.

Sünnetin dindeki yerini ve önemini açıkça ortaya koyan âyetlerden bâzıları şu mealdedir:

"Rabbine and olsun ki, onlar, aralarındaki anlaşmazlıklar için senin hükmüne müracaat edip, sonra da verdiğin hükme gönüllerinde hiçbir sıkıntı ve şüphe duymaksızın tam bir teslimiyetle razı olup uymadıkça, hakkıyla îman etmiş olmazlar."(6)

"Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklamışsa ondan da kaçının. Allah'tan korkun. Muhakkak ki Allah'ın azabı pek şiddetlidir." (7)

Bu âyetlerle Resûle uymanın sıkı sıkıya emredilmesi, Peygamberimizin söylediklerinin de vahiy kaynaklı olmasındandır. Bu gerçek, bir âyette şöyle anlatılır:

"O kendi keyfine göre konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” (8

)

Sünnetin dînimizde bir kaynak olduğuna işaret eden bu âyetlerin yanı sıra, birçok da hadis vardır. Bunlardan ikisi şöyledir:

"Bana Kur'ân ve bir o kadarı daha [sünnet] verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi, 'Size Kur'ân yeter; onda neyi helâl bulursanız, onu helâl kabul ediniz, onda neyi haram bulursanız onu da haram biliniz' diyecek. Şunu iyi biliniz ki, Allah Resulünün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir." (9) "Sizlere iki şey bırakıyorum. Bunlara sım sıkı sarıldığınız müddetçe hiçbir surette doğru yoldan sapmazsınız. Bunlar Allah'ın Kitabı ve Resûlullahın sünnetidir." (10)

Bediüzzaman Hazretleri de sünnetin dinin kaynağı olduğuna şöyle dikkat çeker: "Zât-i Risâletin akvali gibi ef'âl ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı (sözleri gibi fiilleri, halleri, tavır ve hareketleri) dahi menâbi-i din ve şeriattır. Ve ahkâmın me'hazleridir (kaynaklarıdır)"(11) Bediüzzaman, Muhakemât isimle eserinde de, "Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir" diyerek sünnetin gerçek bir hukuk kaynağı olduğunu ifâde etmiştir. Fakat Bediüzzaman, şeriata kaynak olacak hadislerin sahih olmasını şart koşmakta ve bununla ilgili olarak, "Müfessir-i Kur'ân olan ehâdîs-i sahiha (sahih hadisler) bize kifayet eder." demektedir.

ALLAH BİZDEN RESÛLUNE UYMAMIZI NEDEN İSTİYOR ?

Cenâb-ı Hakk’ın bizden Resûlüne uymamızı istemesi, model ve rehber olarak onu göstermesinin sebebi, bizi kendi rızâsına ulaştıracak her türlü hal ve hareketi, ibâdet ve güzel ahlâkı onun mübarek şahsında topladığı içindir. Sevgili Habibini her yönden en mükemmel surette, en ideâl ve mutedil bir şekilde yarattığı içindir. Böyle olduğu içindir ki, "Muhakkak ki, sen yüce bir ahlâka sahipsin”(12) ifadeleriyle onun ahlâkını övmüştür. Peygamberimiz de,

"Rabbim bana, edebi en güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiştir" buyurarak bu gerçeğe dikkat çekmiştir.

Evet, sünnet-i seniyyenin her bir meselesi, karanlıklı ve zararlı yollarda birer pusula ve fener vazifesi görür. Herkes akimi kemiren, ruhunu tâzip eden, kalbini yaralayan dertlerin ilacını sünnet-i seniyyede rahatlıkla bulabilir. Sünnet-i seniyye düsturları ruhî, aklî ve kalbî, bilhassa içtimaî yaralar için çok faydalı merhem ve ilaçtır.

Peygamberimiz dış görünüşü ve bünyesi itibarıyla en güzel insan, en seçkin bir şahsiyet olduğu gibi; yaşayışı, hareketi ve ahlâkı bakımından da hep itidal ve istikamet üzere olmuş; ifrat ve tefritten uzak bir hayat yaşamıştır. Bunun için, sünnet-i seniyyenin her meselesinde bir nur, bir edep ve bir hikmet vardır. "Sünnet-i seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın." diyen Bediüzzaman Hazretleri, "Edebin envaını (her çeşidini) Cenâb-ı Hak Habibinde cemetmiştir (toplamıştır). Onun sünnet-i seniyyesini terk eden edebi terk eder"(13) der.

Peygamberimizin her hareketi tâbi olunacak ve takip edilecek en güzel rehberdir. Ölçü olarak alınacak en sağlam kanunlardır. Onun günlük yaşayışla ilgili sıradan bir hareketinde bile insan hayatını yakından ilgilendiren birçok fayda ve hikmetler vardır. Meselâ yemekten önce ve sonra ellerini yıkayan, sofrada iken sünnete uyarak midesini tıka basa doyurmayan, yatağa girerken sağ tarafına yatan bir insan sıhhat bakımından birçok faydalar elde eder. Aynı şekilde evine girerken Resûlullah’ın tavsiyesini dinleyerek selâm veren, aile ve çocukları arasında bulunduğu vakit Resûlullah’ın aile hayatıyla ilgili sünnetini yaşayan huzurlu bir aile hayatı yaşar. İş hayatında herkese güler yüz gösteren, herkese yardımcı olmaya çalışan, bitmez tükenmez bir hazine olan kanâat düsturuna ve iktisat prensibine hassasiyet gösteren biri bunun maddî manevî faydasını elbette görecektir. Bir diğer husus, sünnet-i seniyyeyi yaşayan bir mü'min, hem kendi doğru yoldan sapmaz, hem de başkasını saptırmaz.

İşte sünnet-i seniyyenin yaşanmasında daha bunlar gibi birçok hikmetler vardır. Bu sebeple, her Müslüman sünnet-i seniyyeyi yaşamayı ve yaşatmayı kendisi için en mühim vazife olarak görmelidir.

SÜNNET-İ SENİYYEYİ TERK ETMEK

Sünnetin her meselesine uymak mümkün olmayabilir. Bediüzzaman'ın da ifâde ettiği gibi, sünnet-i seniyyenin herbir nevine tamamen bilfiil tâbi olmak, imanda kemâl mertebede bulunan evliya ve asfiya gibi kimselere ancak müyesser olur. Fakat bir Müslüman, "Ben sünnetin her çeşidini tatbik edemiyorum, acaba benim sünnete olan bağlılığım kalmadı mı?" diye düşünmemelidir. Çünkü, insan hayatının bütünü gibi geniş bir dâireyi içine alan sünnetin tamamına bilfiil uymak mümkün değildir. İnsan hâlis niyetiyle, sünnete taraftar olmasıyla, işlemese dahi sünnetin esaslarını kabul edip talip olmasıyla bu bağlılığı göstermiş olur. Bu herkesin elinden gelir. O halde ümitsizliğe düşmeye gerek yoktur.

Sünnet-i seniyyenin terkinde günah olmamakla birlikte, büyük sevaptan mahrumiyet vardır. Peygamberimizin biz Müslümanlara iki büyük emânetinden biri olan sünnetin değiştirilmesi ise bid'attır, dalâlettir ve büyük hatâdır. Ehemmiyetsiz görülmesi büyük bir kabahattir. Bediüzzaman, sünnetin ehemmiyetsiz görülmesini cinayet olarak vasıflandırır. Sünneti bile bile terk eden Resûlullâh’ın şefaatinden mahrum kalır. Bu konu da Resûlullâh (a.s.v) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“...Kim benim sünnetimden (yaşama tarzımdan) yüz çevirirse benden değildir” (14)

“Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar” (15)

SÜNNET-İ SENİYYEYE UYMANIN NETİCESİ

Sünnete uymak çok sevaplı bir iştir. Bilhassa bid'aların yaygınlaştığı, ümmetin fesada gittiği zamanımızda sünnete tâbi olmak daha ehemmiyetlidir. Böyle zamanlarda bir sünneti işlemek binlerce sevap kazandırabilmektedir. Resûlullah (a.s.m.) bir hadislerinde bu gerçeği şöyle ifâde eder:

"Bid'ad ve ve dalâletlerin her tarafı istila ve ümmetimin bozulduğu bir zamanda sünnetime sarılana yüz şehid sevabı vardır." (16)

Sünnete tâbi olmanın bu derece büyük sevap kazandırmasının sebebini şöyle izah edebiliriz:

Bir Müslümanın en yüksek gayesi, Allah'ın rızâsını kazanmaktır. Allah'ın rızasını kazanma yolları içerisinde en sağlamı, en makbulü ve en kısası, Resûlullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur. Resûlullah’ı sevmek ve ona tâbi olmak bizi Allah'ın rızâsına götürecek yegâne yoldur. Bu gerçek bizzat Rabbimiz tarafından şöyle ifâde edilir:

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (17)

Yüce Rabbimiz Nisa Sûresinin 69. âyetinde de kendisine hakkıyla iman etmeyi, her hususta Resûlullâh’ın hükmünü tam bir teslimiyetle kabul etme şartına bağlamıştır. Bu âyet-i kerîmede de meâlen şöyle buyurur:

"Her kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdir. Onlar ise ne güzel arkadaşlardır!"

Bununla ilgili olarak bir başka âyet-i kerimenin meali ise şöyledir:

"Sizden kim Allah'a ve Resulüne itaat eder ve güzel işler yaparsa, ona da mükafaatını iki kat veririz. Onun için biz Cennette pek güzel ve arkası kesilmeyecek bir rızık hazırlamışızdir." (18)

"Andolsun ki, Allah'ın rahmetini ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için, Allah'ın Resulünde size güzel bir nümûne vardır" (19)

(1) (Sûre-i Ahzâb, 33/21)
(2) (Sûre-i Şûrâ, 42/52)
(3) (Mâlik, Muvatta)
(4) (Sûre-i Bakara, 2/187)
(5) (Sûre-i Al-i İmran, 3/31)
(6) (Sûre-i Nisa, 4/65)
(7) (Sûre-i Haşr, 59/7)
(8) (Sûre-i Necm, 53/3-4)
(9) (Tebrizî, Mişkâtü'l-Mesabih, Ebû Dâvud)
(10) (Muvatta)
(11) (Mektubat)
(12) (Sûre-i Kalem, 68/4)
(13) (Lem’alar)
(14) (Buhârî, Müslim)
(15) (Dârimî)
(16) (et-Tergîb ve't-Terhîb, Kenzü'l-Ummal)
(17) (Sûre-i Al-i İmran, 3/31)
(18) (Sûre-i Ahzab, 33/31)
(19) (Sûre-i Ahzab, 33/21)