Ana Sayfa > Makaleler > On birinci Lem'a

On birinci Lem'a

Mirkatü's-Sünne ve Tiryak-ı Marazu'l-Bid'a

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

لَقَدْ جَائَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ الٓخره Şu âyetin Birinci Makamı, [Minhacü's-Sünnet]; İkinci Makamı, Mirkatü's-Sünnettir.

[فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَااِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ]

Bu iki âyet-i azîmenin yüzer nüktesinden [on bir nüktesi] icmalen beyan edilecek.

[BİRİNCİ NÜKTE]

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: 

[مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ] Yani: Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük ederse, yüz şehidin ecrini ve sevabını kazanabilir. Evet Sünnet-i Seniyeye ittibâ’ etmek, mutlaka gâyet kıymetdardır. Hususan bid'aların istilâsı zamanında sünnet-i seniyeye ittibâ’ etmek daha ziyade kıymetdardır. Bilhassa fesad-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyenin küçük bir âdâbına müraat etmek, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnet-i seniyeye ittibâ’ etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı hatıra getiriyor. O ihtardan o hatıra, bir huzur-ı İlahî hatırasına inkılab eder. Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyeye müraat ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevablı bir ibadet ve şer'î bir hareket oluyor. Çünki o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ittibâ’ı düşünür ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriatın sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan şâri-i hakikî olan Cenab-ı Hakk'a kalbi müteveccih olur, bir nevi’ huzur ve ibadet kazanır.

İşte bu sırra binaen Sünnet-i Seniyeye ittibâ’ı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.

[İKİNCİ NÜKTE]

İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî demiş ki: Ben seyr-i ruhanîde kat'-ı meratib ederken, tabakat-ı evliyâ içinde en parlağını ve en haşmetlisini ve en letafetlisini ve en emniyetlisini; Sünnet-i Seniyeye ittibâ’ı, esas-ı tarîkat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmi evliyâları, sâir tabakatın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu. Evet müceddid-i elf-i sâni İmam-ı Rabbanî hak söylüyor. Sünnet-i Seniyeyi esas tutan, Habibullah'ın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır.

[ÜÇÜNCÜ NÜKTE]

Bu fakir Saîd, Eski Saîd'den çıkmaya çalıştığım bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gâyet müdhiş ve manevî bir fırtına içerisinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh süreyyadan seraya, kâh seradan süreyyaya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı. İşte o zaman müşahede ettim ki: Sünnet-i Seniyenin mes'eleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenameli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-ı ruhiyede çok tazyıkat altında gâyet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyenin o vaziyete temas eden mes'elelerine ittibâ’ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hıffet buluyordum. Bir teslimiyetle tereddüdlerden ve vesveselerden, Acaba böyle hareket hak mıdır? maslahat mıdır? diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çekse idim, bakıyordum: Tazyıkat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben gâyet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam; yol aydınlanıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyıkat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum. İşte o zamanlarda İmam-ı Rabbanî'nin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.

[DÖRDÜNCÜ NÜKTE]

Bir zaman rabıta-i mevtten ve [اَلْمَوْتُ حَقٌّ] kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zeval ve fenasından gelen bir halet-i ruhiyede kendimi acib bir âlemde gördüm. Baktım ki: Ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.

[Birisi] Benim hayatımla alâkadar mazi kabrine giren zîhayat mahlukatın hey’et-i mecmuasının cenaze-i maneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.

[İkincisi] Küre-i Arz mezaristanında, nev’-i beşerin hayatıyla alâkadar enva'-ı zîhayatın hey’et-i mecmuasının mazi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan ve mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.

[Üçüncüsü] Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi muhakkaku'l-vuku' olduğu için, nazarımda vaki' hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekeratından dehşet ve vefatından beht ve hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbalde de muhakkaku'l-vuku' olan vefatım, o zaman vuku buluyor gibi göründü [فَاِنْ تَوَلَّوْا] ilââhir.. sırrıyla: Bütün mevcudat, bütün mahbubat, benim vefatımla bana arkalarını çevirip beni terkettiler, beni yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz suretini alan ebed tarafındaki istikbale ruhum sevkediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu. İşte o pek acib ve çok hazîn halette iken, iman ve Kur'ândan gelen bir meded ile

[فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَااِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ] âyeti imdadıma yetişti ve gâyet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruhum, kemal-i emniyetle ve sürurla o âyetin içine girdi. Evet anladım ki; âyetin mana-yı sarihinden başka bir mana-yı işarîsi, beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekinet verdi.

Evet nasılki âyetin mana-yı sarihi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a der: Eğer ehl-i dalalet arka çevirip senin şeriat ve sünnetinden i'raz edip Kur'ânı dinlemezlerse, merak etme! Ve de ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittibâ’ edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir. Ne âsiler, hududundan kaçabilirler ve ne de istimdad edenler mededsiz kalırlar! Öyle de mana-yı işarîsiyle der ki: Ey insan ve ey insanların reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fena yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden müfarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terkedip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalalet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme! De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem o var, herşey var. O halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm sahibi, nihâyetsiz cünudundan ve askerlerinden başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar, başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir ve dalalete düşenlere bedel tarik-i hakkı ta’kib edecek mûti’ kullarını gönderebilir. Madem öyledir, o herşeye bedeldir. Bütün eşya, bir tek teveccühüne bedel olamaz! der. İşte şu mana-yı işarî vasıtasıyla; bana dehşet veren üç müdhiş cenaze, başka şekil aldılar. Yani: Hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zât-ı Zülcelal'in taht-ı tedbir ve rububiyetinde ve hikmet ve rahmeti içinde hikmetnüma bir seyeran, ibretnüma bir cevelan, vazifedarane bir seyahat suretinde bir seyr ve seferdir, bir terhis ve tavziftir ki, böyle kâinat çalkanıyor, geliyorlar, gidiyorlar!..

[BEŞİNCİ NÜKTE]

[قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ] âyet-i azîmesi, ittibâ’-ı Sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat'î bir surette ilân ediyor. Evet şu âyet-i kerime, kıyasat-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnaî kısmının en kuvvetli ve kat'î bir kıyasıdır. Şöyle ki: Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnaî misali olarak deniliyor: Eğer güneş çıksa, gündüz olacak. Müsbet netice için denilir: Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki: Şimdi gündüzdür. Menfî netice için deniliyor: Gündüz değil, öyle ise netice veriyor ki: Güneş çıkmamış. Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat'îdirler. Aynen öyle de: Şu âyet-i kerime der ki:

Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullah'a ittibâ’ edilecek. Eğer ittibâ’ edilmezse, netice veriyor ki: Allah'a muhabbetiniz yoktur. Eğer muhabbetullah varsa, netice verir ki: Habibullah'ın Sünnet-i Seniyesine ittibâ’ı intac eder. Evet Cenab-ı Hakk'a iman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşübhe Habibullah'ın gösterdiği ve takib ettiği yoldur.

Evet bu kâinatı bu derece in'amat ile dolduran Zât-ı Kerim-i Zülcemal, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mu'cizat-ı san'atıyla tezyin eden o Zât-ı Kerim-i Zülcelal, elbette ve bilbedahe zîşuurlar içinde en mümtaz birisini kendine muhatab ve tercüman ve ibadına mübelliğ ve imam yapacaktır. Hem bu kâinatı hadd ve hesaba gelmez tecelliyat-ı cemal ve kemalâtına mazhar eden o Zât-ı Cemil-i Zülkemal, elbette ve bilbedahe sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esma ve san'atının en câmi' ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zâta, her halde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sâirlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibâ’ına sevkedecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.

[Elhâsıl] Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyenin ittibâ’ını istilzam edip intac eder. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyeye ittibâ’ından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyeyi takdir etmeyip, bid'alara girmiş ola.

[ALTINCI NÜKTE]

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

[كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلُّ ضَلاَلَةٍ ف۪ى النَّارِ] Yani [اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ] âyetinin sırrıyla: Kavaid-i Şeriat-ı Garra ve desatir-i Sünnet-i Seniye, tamam ve kemalini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut hâşâ ve kellâ, nâkıs görmek hissini veren bid'aları icad etmek, dalalettir, ateştir.   Sünnet-i Seniyenin meratibi var. Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garra'da tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiç bir cihette tebeddül etmez.

Bir kısmı da, nevafil nev'indendir. Nevafil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısmı, ibadete tabi olan Sünnet-i Seniyelerdir. Onlar da şeriat kitablarında beyan edilmişdir. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmına, âdâb tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniye kitablarında zikredilmiştir. Onlara muhalefete, bid'a denilmez. Fakat âdâb-ı Nebeviye bir nevi’ muhalefettir ve onların nurundan ve o hakikî edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise örf ve âdât ve muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tevatürle malûm olan harekâtına ittibâ’ etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyeler vardır. Bu nevi’ Sünnetlere âdâb tabir edilir. Fakat o âdâba ittibâ’ eden, âdâtını ibadete çevirir, o edebten mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın müraatı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyenin içinde en mühim olanları İslâmiyet alâmetleri olan şeaire taalluk eden Sünnetlerdir. Şeair, âdeta hukuk-ı umumiye nev'inden cem'iyete aid bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cem'iyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi’ şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.

[YEDİNCİ NÜKTE]

Sünnet-i Seniye, edebdir. Hiç bir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: [اَدَّبَنِى رَبِّى فَاَحْسَنَ تَاْدِيبِى] Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş. Evet siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyeyi bilen, kat’iyyen anlar ki: Cenab-ı Hak Edebin enva'ını, habibinde[asm]cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyesini terkeden, edebi terkeder. [بِى اَدَبْ مَحْرُومِ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبِّ] kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edebsizliğe düşer.

[Suâl] Herşeyi bilen ve gören ve hiç bir şey ondan gizlenemeyen Allâmü'l-Guyub'a karşı edeb nasıl olur? Sebeb-i hacalet olan haletler, ondan gizlenemez. Çünki edebin bir nevi’ tesettürdür, mûcib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâmü'l-Guyub'a karşı tesettür olamaz?

[Elcevab] Evvelâ: Sâni'-i Zülcelal nasılki san'atını kemal-i ehemmiyetle güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de: Mahlukatını ve ibadını sâir zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Onların çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latif ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi’ isyan ve hilaf-ı edeb oluyor. İşte Sünnet-i Seniyedeki edeb, o Sâni'-i Zülcelal'in esmalarının hududları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.

Sâniyen: Nasılki bir tabib, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilaf-ı edeb denilmez. Belki edeb-i Tıb öyle iktiza eder, denilir. Fakat o tabib, recüliyet sıfatıyla veyahut vâiz ismiyle yahut hoca ünvanıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona göstermesine edeb fetva veremez. O cihette ona göstermek, hayâsızlıktır.

Öyle de Sâni'-i Zülcelal'in çok esması var. Her bir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ: Gaffar ismi, günahların vücudunu ve Settar ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi; Cemil ismi de, çirkinliği görmek istemez. Latif, Kerim, Hakîm, Rahîm gibi esma-i cemaliye ve kemaliye, mevcudatı güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. O esma-i cemaliye ve kemaliye ise, melaike ve ruhaniyatın cinn ve insin nazarlarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-i edebleriyle görmek isterler. İşte Sünnet-i Seniyedeki âdâb, bu ulvî âdâbın işaratıdır ve düsturlarıdır ve nümuneleridir.

[SEKİZİNCİ NÜKTE]

[فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ] âyetinden evvelki olan [لَقَدْ جَائَكُمْ رَسُولٌ] ilâ âhir.. âyeti, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ümmetine karşı olan kemal-i şefkat ve nihâyet re'fetini gösterdikten sonra, şu [فَاِنْ تَوَلَّوْا] âyetiyle der ki: Ey insanlar! Ve Ey müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarfeden ve manevî yaralarınızı getirdiği ahkam ve sünnet-i seniyesiyle ve kemal-i şefkatiyle merhem vurup tedavi eden şefkatperver bir zâtın bedihî şefkatini inkâr etmek ve göz ile görünen re'fetini ittiham eder derecede onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz!

Ve ey şefkatli Resul ve ey re'fetli Nebi! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re'fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arkalarını çevirip seni dinlemezlerse, merak etme! Semavat ve Arz'ın cünudu taht-ı emrinde olan ve arş-ı azîm-i muhitin tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelal sana kâfidir. Hakikî muti' taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir. Senin ahkamını onlara kabul ettirir.

Evet şeriat-ı Muhammediyede[asm] ve Sünnet-i Ahmediyede[asm]hiç bir mes'ele yoktur ki, müteaddid hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu davanın isbatına hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nur, eserleri Sünnet-i Ahmediyenin[asm]ve Şeriat-ı Muhammediyenin[asm]mes'eleleri, ne kadar hikmetli ve hakikatlı olduğuna yetmiş seksen şahid-i sadık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale o hikmetleri bitiremeyecekdir. Hem ben şahsımda bilmüşahede hem zevken, belki binler tecrübelerim var ki; mesail-i şeriatla sünnet-i seniye düsturları, emraz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emraz-ı ictimaiyede gâyet nâfi' birer devadır bildiğimi ve onların yerlerini başka felsefî ve hikmetî mes'eleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum. Bu davamda tereddüd edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar. İşte böyle bir zâtın sünnet-i seniyesine elden geldiği kadar ittibâ’a çalışmak, ne kadar kârlı ve hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.

[DOKUZUNCU NÜKTE]

Sünnet-i Seniyenin her bir nev'ine tamamen bilfiil ittibâ’ etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniye, bilkasd ve tarafdarane ve iltizamkârane talib olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zâten ittibâ’a mecburiyet vardır. Ubudiyetteki müstehab olan Sünnet-i Seniyenin terkinde günah olmasa dahi, büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise, büyük hata vardır. Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniye ise, ittibâ’ ettikçe, o âdât, ibadet olur. İttiba etmezse itab yok. Fakat Habibullah'ın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır. Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid'attır. Bid'atlar ise, اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ sırrına münafî olduğu için, merduddur. Fakat, tarîkattaki evrad ve ezkâr ve meşrebler nev'inden olsa ve asılları Kitab ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mukarrar olan usûl ve esasat-ı sünnet-i seniyeye muhalefet etmemek ve tağyir etmemek şartıyla, bid'a değillerdir. Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan bir kısmını bid'aya dâhil etmişler, fakat bid'a-i hasene namını vermişler. İmam-ı Rabbanî Müceddid-i Elf-i Sâni diyor ki: Ben seyr ü sülûk-ı ruhanîde görüyordum ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan mervî olan kelimat nurludur, sünnet-i seniye şuaı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstlerinde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukâbil gelmiyordu. Bundan anladım ki; sünnet-i seniyenin şuaı, bir iksirdir. Hem o sünnet, nur isteyenlere kâfidir, haricinde nur aramağa ihtiyaç yoktur. İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zâtın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i Seniye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemalâtın madeni ve menbaıdır.

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعِ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ آمي۪نَ رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ

[ONUNCU NÜKTE]

[قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ] âyetinde i'cazlı bir îcaz vardır. Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: Allah'a imanınız varsa, elbette Allah'ı seveceksiniz. Madem Allah'ı seversiniz, öyle ise Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah'ın sevdiği zâta benzeyeceksiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ’ etmektir. Ne vakit ona ittibâ’ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah'ı seversiniz, Allah da sizi sevsin. İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine mazhar olmaktır. Bu âyetin nassı gösteriyor ki; o matlab-ı a'lânın yolu, Habibullah'a ittibâ’dır ve Sünnet-i Seniyesine iktidadır. Bu makamda [Üç Nokta] isbat edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezahür eder.

[Birinci Nokta] Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünki fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsanın derecatına göre, o muhabbet tezayüd eder ve aşkın en münteha derecesine kadar gider. Hem bu küçücük insanın küçük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfızada, bir kütübhane hükmünde binler kitab kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki: O küçük kalb kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir. Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemale karşı böyle hadsiz bir isti’dad-ı muhabbet vardır.

Madem bu kâinatın Hâlıkının, kâinatta tezahür eden âsârıyla, bilbedahe tahakkuku sabit olan hadsiz cemal-i mukaddesi; ve bu mevcudatta tezahür eden nukuş-ı san'atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemal-i kudsîsi; ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz enva'-ı ihsanat ve in'amatıyla bilyakîn ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsanatı vardır. Elbette zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştakı olan beşerde, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.

Evet her bir insan, o Hâlık-ı Zülcelal'e karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyade cemal ve kemal ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete müstehaktır. Hattâ insan-ı mü'mindeki hayatına ve bekasına ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedid alâkaları, o isti’dad-ı muhabbet-i İlahiyenin tereşşuhatıdır. Hattâ insanın mütenevvi hissiyat-ı şedidesi, o isti’dad-ı muhabbetin istihaleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır. Malûmdur ki, insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zâtların saadetleriyle dahi mütelezziz olur. Ve kendini belalardan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de belalardan kurtaranı öyle sever. İşte bu halet-i ruhiyeye binaen; insan, eğer her insana aid enva'-ı ihsanat-ı İlahiyeden yalnız bunu düşünse ki: Benim Hâlıkım beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni i'dam-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şa’şaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum enva'-ı lezaiz ve mehasininden istifade edecek ve o alemde cevelan edip tenezzüh edecek duyguları ve zahirî ve bâtınî hassaları, bana in'am ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib ve ahbabımı ve ebna-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana aid oluyor. Zira onların saadetleriyle mes'ud ve mütelezziz oluyorum. Madem [اَلْاِنْسَانُ عَبِيدُ الْاِحْسَانِ] sırrıyla, herkeste ihsana karşı perestiş var. Elbette böyle ebedî hadsiz ihsana karşı; kâinat kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti edemesem de bi’l-isti’dad ve bi'l-iman ve bi'n-niyet ve bi’l-kabul ve bi’t-takdir ve bi'l-iştiyak ve bi'l-iltizam ve bi'l-irade suretinde ediyorum, diyecek.

Ve hâkeza.. Cemal ve kemale karşı insanın gösterdiği muhabbet ise, icmalen işaret ettiğimiz ihsana karşı muhabbete kıyas edilsin. Kâfir ise, küfür cihetiyle hadsiz bir adavet eder. Hattâ kâinata ve mevcudata karşı zâlimane ve tahkirkârane bir adavet taşır.

[İkinci Nokta] Muhabbetullah, ittibâ’-ı Sünnet-i Muhammediyeyi[asm]istilzam eder. Çünki Allah'ı sevmek, onun marziyatını yapmaktır. Marziyatı ise, en mükemmel bir surette Zât-ı Muhammediyede[asm] tezahür ediyor. Zât-ı Ahmediyeye[asm]harekât ve ef’âlde benzemek, [iki cihetle]'dir:

Birincisi Cenab-ı Hakk'ı sevmek ciheti emrine itaat ve marziyatı dairesinde hareket etmek, o ittibâ’ı iktiza ediyor. Çünki bu işde en mükemmel imam, Zât-ı Muhammediyedir[asm].

İkincisi Madem Zât-ı Ahmediye[asm], insanlara olan hadsiz ihsanat-ı İlahiyenin en mühim bir vesilesidir. Elbette Cenab-ı Hak hesabına, hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zâta eğer benzemek kâbil ise, fıtraten benzemek ister. İşte Habibullah'ı sevenlerin, sünnet-i seniyesine ittibâ’ ile ona benzemeye çalışmaları, kat’iyyen iktiza eder.

[Üçüncü Nokta] Cenab-ı Hakk'ın hadsiz merhameti olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinattaki masnuatın mehasini ile ve o masnuatı süslendirmesiyle kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi; masnuatını, seven hususan o masnuatını sevdirmesine sevmek ile mukabele eden zîşuur mahlukatını sever. Cennet'in bütün letaif ve mehasini ve lezaizi ve niamatı, bir cilve-i rahmeti olan bir zâtın nazar-ı muhabbetini kendine celbe çalışmak, ne kadar mühim ve âlî bir maksad olduğu bilbedahe anlaşılır. Madem nass-ı kelâmıyla; onun muhabbetine, yalnız ittibâ’-ı Sünnet-i Ahmediye[asm] ile mazhar olunur. Elbette ittibâ’-ı Sünnet-i Ahmediye[asm], en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriye olduğu tahakkuk eder.

 [ONBİRİNCİ NÜKTE] [Üç Mes'ele]dir.

[Birinci Mes'ele] Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sünnet-i Seniyesinin menbaı üçtür: Akvali, ef’âli, ahvalidir. Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Feraiz, nevafil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibâ’a mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibâ’a mükelleftir.

Nevafil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde yani yapılmasında ve ittibâ’ında azîm sevablar vardır. Tağyir ve tebdili bid'a ve dalalettir ve büyük hatadır. Âdât-ı seniyesi ve hareket-i müstahsenesi ise hikmeten ve maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev'iye ve ictimaiye itibariyle onu taklid ve ona ittibâ’ etmek, gâyet müstahsendir. Çünki her bir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutabaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer.

Evet madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselam mehasin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bi’l-ittifak nev’-i beşer içinde en meşhur ve en mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler mu'cizatının delaletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin kemalâtının şehadatıyla ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur'ân-ı Hakîm'in hakaikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i etbaıyla milyonlar ehl-i kemal, meratib-i kemalâtta terakki edip saadet-i dâreyne mazhar olmuşlardır. Elbette o zâtın[asm]sünneti ve harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittibâ’-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittibâ’ etmeyen, tenbellik ederse, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görürse, cinâyet-i azîme; tekzibi işmam eden tenkid ise, dalalet-i azîmedir.

[İkinci Mes'ele] Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Hakîm'de: [وَاِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ] ferman eder. Rivayet-ı sahiha ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka[ra]gibi sahabe-i güzin, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tarif ettikleri zaman [خُلُقُهُ الْقُرْآنْ] diye tarif ediyorlardı. Yani: Kur'ânın beyan ettiği mehasin-i ahlâkın misali, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Ve o mehasini en evvel imtisal eden ve fıtraten o mehasin üzerinde yaratılan odur. İşte böyle bir zâtın [asm]ef’âl, ahval, akval ve harekâtının her birisi, nev’-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona iman eden ve ümmetinden olan gafillerin, sünnetine ehemmiyet vermeyenlerinin veyahut tağyir etmek isteyenlerinin ne kadar bedbaht olduklarını divaneler de anlar.

[Üçüncü Mes'ele] Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hılkaten en mutedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halkedildiğinden, harekât ve sekenatı, itidal ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyesi, kat'î bir surette gösterir ki: Her hareketinde istikamet ve itidal üzere gitmiş, ifrat ve tefritten ictinab etmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, [فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ] emrini tamamıyla imtisal ettiği için, bütün ef’âl ve akval ve ahvalinde istikamet, kat'î bir surette görünüyor. Meselâ: Kuvve-i akliyenin fesad ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabavetten ve cerbezeden müberra olarak, hadd-i vasat ve medar-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi; kuvve-i gadabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gadabiyenin medar-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-ı kudsiye ile kuvve-i gadabiyesi hareket etmekle beraber; kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud ve fücurdan musaffi olarak, o kuvvenin medar-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti a'zamî masumiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir.

Ve hâkeza.. Bütün Sünnet-i Seniyesinde ve ahval-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer'iyesinde, hadd-i istikameti ihtiyar etmiştir ve zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden ictinab etmiştir. Hattâ tekellümünde ve ekl ve şürbünde, iktisadı rehber edip, israftan kat’iyyen ictinab etmiştir. Bu hakikatın tafsilâtına dair binler cild kitab te'lif edilmiştir. اَلْعَارِفُ تَكْفِيهُ الْاِشَارَةُ sırrınca, bu denizden bir katre ile iktifa edip, kısa kesiyoruz.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى جَامِعِ مَكَارِمِ الْاَخْلاَقِ وَ مَظْهَرِ بِسِرِّ [وَ اِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ]

اَلَّذِى قَالَ [مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ]

وَ قَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى هَدَينَا لِهٰذَا وَ مَاكُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْ لَااَنْ هَدَينَا اللّٰهُ

لَقَدْ جَائَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ